DUYURU

Necip Tosun: Yabancılaşma sürdükçe büyük anlatıcı çıkmayacak



Anlatı geleneğimizin tarihsel serüvenini klasik örneklerden yola çıkarak netleştirmeye çalışan Necip Tosun, Doğu’nun Hikâye Kuramı’nda geleneksel anlatımızın kodlarını çözüyor. Tosun’a kitabının satır başlarını sorduk...

 

- Doğu’nun Hikâye Kuramı Üçüncü kuram çalışmanız. Diğerlerinden farkı nedir?

 

Doğu’nun Hikâye Kuramı’nda geleneksel hikâye anlayışımız irdeleniyor. Doğu hikâyesinin eşsiz birikime bakılıyor. Anlatı geleneğimizin tarihsel serüveni klasik örneklerden yola çıkılarak netleştirilmeye çalışılıyor. Kuşkusuz bu çaptaki bir çalışmada geleneksel anlatılarımızı bütünüyle ortaya koyup değerlendirmek imkânsız. Bu yüzden sadece onun önemli duraklarına, geleneğimizin eskimeyen yenilerine, ona kimlik ve belirgin bir ton kazandıranlara değiniliyor.

 

- Doğu’nun Hikâyesi derken, İslam’ı mı anlamalıyız “Doğu”dan?

 

Doğu’nun hikâye anlayışı dediğimizde Türkiye, Hindistan, İran, Çin, Arap gibi geniş bir coğrafyayı kastediyoruz demektir. Ben biraz ağırlıklı olarak tonunu İslam’ın belirlediği büyük bir coğrafyanın hikâye anlayışını odak aldım. Bu anlamda odak alınan hikâyeler toplamına Doğu/İslâm coğrafyası demek daha doğru.

 

- Bizde, “tecessüs haramdır” denir. Duyduğuna inanmama vardır. Bu inancın hikâyelerimize etki ettiğini görüyor musunuz?

 

Doğu hikâyesinde hayattan kaçış yoktur. Birey, sorgular. Günahla tanışır, o elmayı yiyecektir, kovulur, tövbe eder, çelişki ve yanılgılarla gerçeğe ulaşır. Doğu hikâyesi de işte bu “insan-ı kâmil” yolculuğuna tanıklık eder. Doğu hikâyesinin büyüklüğü tam da burada başlar. O bu yolculuğu sadece bireysel yolculuk olarak almaz, ruhun yolculuğu olarak da ele alır. Bu da ancak psikolojik derinliklere inilerek gerçekleştirilir. Bütün büyük klasikler bu yolculuğa tanıklık olarak ortaya çıkar. Diğer yandan Doğu hikâyesi tüm sanatlar gibi dram ve çatışmayla var olmuştur.  Âdem ile Havva, Yusuf ile Züleyha, Nuh Tufanı, Hz. İbrahim kıssası gibi sayısız sembollerle dram ve çatışma oluşturulur. Ne var ki Doğu hikâyelerinin çatışmayı yumuşattıkları doğrudur.

 

- Batı ile Doğu anlatımları arasındaki fark aranırken, “yazılı” ile “sözlü” deyip işin içinden çıkarız... Bu kadar basit mi fark?

 

Her anlatı, doğmuş olduğu medeniyeti, kültürü, çevreyi, birikimi dile getirir. Onunla biçimlenir. Sanatçının hayatı ve çevreyi idraki esere yansır. Batı anlatılarında ırmakların çağıltısı ve ormanlar konuşurken, Şark anlatılarında çöl rüzgârları eser. Ancak sanat, içinden doğduğu toplumu bir tarihçi gibi değil, yeni bir anlayışla inşa eder. Goethe Alman, Baudelaire Fransız, Dostoyevski Rus dünyasının ve birikiminin bir yansımasıdır. Yûnus Emre, Mevlânâ, Bâkî, Fuzilî, Şeyh Galip ve Mehmet Âkif gibi şairlerimiz bizim medeniyetimizin sesidir. Bunlar insanlığın evrensel yanlarını anlattıklarında birbirine yaklaşır, kutsalla bağ kurduklarında ise ait oldukları medeniyeti yansıtarak farklılaşırlar.

 

 Doğu hikayelerinde kadın etkin rolde

 

- Kitapta “sanatçı / iktidar” ve “aşk / kadın” meselelerine de değiniyorsunuz... İktidardan yana, eril bir hikâye mi Doğu’nunki?

 

Erkek egemen bir toplumun anlatılmasına ve anlatılarda öne çıkan kadın kahramanın az olmasına karşın hikâyelerde kadının oldukça etkin roller üstlendiklerini görmek mümkündür. Dede Korkut Hikâyeleri’nde kadın hep merkezdedir. Yine XIV. yüzyılda Anadolu’da yazılan Mes’ud bin Ahmed’in Süheyl ile Nevbahar mesnevisinde kadın ile erkek savaş alanında en öndedir. Kadın bizzat öne çıkıp bir erkekle savaşır, hükümdarlık koltuğuna oturur. Bazen de kadınlar fitne odağı olarak görülür. Firdevsî’nin, Şahnâme’deki “Siyâvuş ve Sûdâbe’nin Hikâyesi”nde kadınlar hep merkezdedir. Bu hikâye, tipik bir Yusuf ile Züleyha kurgusundadır. Cinsellik anlatımında ise “ötesini söylemeyeceğim” anlayışı baskındır. Anlatıcılar “bundan sonra ne anlatılır ki...” sözleriyle başka konuya geçerler. Ancak özellikle Fars anlatılarında bu sınırın çoğunlukla gözetilmediğini görürüz. Bunun en tipik örneklerinden biri Nizâmî’nin eserleridir..

 

Marquez ve Borges Binbir Gece Masalları'ndan besleniyordu

 

Anlatım kültürü bu kadar çeşitli ve güçlüyken, Doğu'da, roman neden gelişmiyor peki? Mesela Latin Amerika Borges ve Marquez ile bu sorununu çözdü. Çin'de Mo Yan çıktı. Uzak Asya geleneğini yeniden keşfediyor. Ama biz sanki yerimizde sayıyoruz?

 

Bu büyük coğrafyanın neden büyük hikâye anlatıcısı çıkaramadığı üzerinde durulması gereken ciddi bir soru. Bu coğrafyanın kendisini var eden medeniyetten uzak durması, modernizme ve Batı’ya entegrasyon, küreselleşme bunların nedenleri olabilir. Ancak er ya da geç hikâye ana kaynağına dönecek, büyük hikâyenin sesi buradan yükselecek. Doğu kendi köklerini inkâr ettiği, yabancılaşma sürdüğü sürece yazarlar, edebiyatçılar kendi büyük birikimine sırt döndüğü sürece buradan büyük anlatıcı çıkmayacaktır. Örneğin, ülkemizde, daha çok doğaüstü olaylarla ilgilendiği için eleştirilen ve realist bulunmayan edebî birikimimizin yaklaşımları daha sonra, sürrealizm, fantastik yaklaşımlar ve büyülü gerçekçilik akımıyla birlikte 21. yüzyılda yeniden edebiyatın gözde anlatımı olmuştur.  Büyülü gerçekçilik, fantastik, rüya kavramlarıyla keşfedilen Gabriel García Márquez ve Jorge Luis Borges’in beslendikleri kaynaklar bizzat Binbir Gece Masalları’dır. Bu iki yazar da en önemli esin kaynaklarının Binbir Gece Masalları olduğunu belirtmişlerdir. Doğu’lu yazarların da kendi birikimlerine dönmeleri gerekir.

 

STAR GAZETESİ



VİDEOLAR
FOTOĞRAF GALERİSİ
VAKIF TOPLANTILARI
XD CINEMA
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
Üyeleri arasında Celâl Bayar, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Ahmet Aydın Bolak, Ali Naili Erdem, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim gibi ülkemizin değerli şahsiyetlerinin yer aldığı Türk Edebiyatı Vakfı, Ahmet Kabaklı'nın girişimiyle 1978 yılında kuruldu.

KİTAPLARIMIZI SATIN ALMAK İÇİN

www.kitapyurdu.com

www.kitapyurdu.eu

www.idefix.com

Başa Dön